
DENİZ CADDESİ HİSSİYATI
Başladım yine olmaktan pek fazla haz almadığım bir yolculuğa. Yorulacağımı bile bile, sessiz sakin yürüyordum yine. Hafif bir çise döküyor gibi düşüncelerim. güneşse, akşamüzeri güzelliği hükmünü yitirmeye meraklı. Kim bilir, belki geceye ve içime yine sis hâkim olacaktır.
Sanki bir selam versem, beni boğacak en korkunç bir canavar gibi duruyordu tüm dükkân camlarına yansıyan yüzler. Korkuyor muydum yoksa. Hayır. Neden korkacaksın ki diyorum sonra kendime. Sis çökerse eğer görmezsin hiç birini. Hem onlarla yaşamaya alışkın olduğun ve onlarında seni sevdiği bir gerçekti. “Yoksa gerçeklerden mi korkuyorsun? “ diyorum kendi kendime.
Sokaktaydı yine o güzel insanlar. Sokağın başında sağa sola geçişen çaycılar ve ellerinde tepsileri. Her zaman ki gibi yine “çay içen var mı?” diye bağırıyorlar. Elimi uzatsam sanki bir güzel koku da ben hissedecekmişim gibi duruyordu her şey. Öyle ya, bastonlu amca diye adlandırdığım o tuhaf kaşlı, bembeyaz saçları olan adam da bu gün buradaydı ve her zaman ki yerinde oturuyor. Gazetesine şöyle bir göz attı. Yine mi aynı şeyler yazıyor tavrıyla, etrafına bakınarak katladı ve koydu ceketinin iç cebine gazetesini. Aynı şeyleri yazıyordu gazeteler, evet. İlk sayfalarında güncel ve herkesin kafasında belli bir kalıp oluşturan haberler, arkasında döviz haberleri, ortasında birde sayısal çekilişlerinin düzenli sırası ve en arka sayfada da spor haberleri. Gazeteci olma iştahımı da yitiriyordum sanki. Hâlbuki ne güzel olurdu her sabah televizyonlarda görmekten usandığımız ünlülerin fotoğraflarının yerine şu caddenin fotoğrafları basılsa. Hep aynı şeyler işte. Okuyup okuyup hep aynı yere geliyoruz. Belki bu cadde de böyle fakat yinede farkı aradığında bulunabilecek bir özelliği var buranın. Bir kere tarihini bilmek bile yetiyor insana. Kimler ayak basmış, kimler âşık olmuş ve kimler benim gibi hissetmiş?
Sonra da bir bakasım geldi arkama, sokağın diğer tarafında neler var? Öğrencilerin çıkış saatiydi dershaneden. Yorgun bitkin ve biran önce eve gitmek istercesine hızlı hızlı adımlar. Her birinin üzerlerinden hala ağırlığı kalkmamış derslerin. Sırtlarında taşıyorlar gibi geleceklerini. Yani her şey aynı, bir tek hava hariç.”Üşüyorum”. Biraz ileri doğru yürüdüm. Sanki havada kararacak gibi birazdan. Montumun fermuarını biraz daha yukarı çektim. Yoksa bu soğuk meydan okunacak gibi değildi. Şaşırıyorum bu duruma açıkçası. Bir saat öncesi hâlbuki ne güzel her tarafa ışınlarını yayıyordu güneş. Üç beş güvercinde vardı buralarda. Hem bu kadar da üşütmüyordu soğuk.
Mustafa Bey'in kundura dükkânının önünden geçerken camda, yüzümün yarısına yansıdı yine o garip görüntüler. Sanki bana, senin gittiğin gibi güneşinde gittiğini söylermişçesine sert bir bakış atıyordu, “ korkuyorum”. Sahi ya! Güneşe mi benzetmeli gidişini. Ama coğrafya öğretmenim eğer yanlış anlatmadıysa ve her sabah uyandığımda da aynı güneş doğuyorsa penceremden içeri, sen nerdesin? Fakat birazda benzemiyor değilsiniz. Evet, evet. Bu aynı duyguydu. Sana bakarken ve güneşe bakarken, gözlerimdeki o ince, bulanık, titreme esnasında hissettiğim duygu gibiydi bu duygu, “kamaşıyorum”.
Mustafa Bey'e selam vermeden geçmek zorunda kaldım bu akşam. Evet, yalan söyledim, korkuyorum çünkü. Sadece o yüzlerden değil ama her yürüyüşümde bu sokakta, sanki sensizliğe bir adım daha yürüyor gibi olabileceğimden de korkuyorum ben. Hem bilirsin ne zaman ölmekten de bahsetseydik, pek belli etmemeye çalışsam da korkardım yinede.
Elimi cebime attım, birkaç bozuk para çıkardım. Hakkı amcanın kahvehanesinde oturup sımsıcak bir iki bardak çayın yanında yemek için iki tane simit aldım, elleri buz tutmuş simitçiden. Ayaküstü bir simitçi muhabbeti yaptık: “taze olsun” ya da “ Allah bereket versin.” İşte hepsi bu kadar. Benim içimde birazcık taze olmasını ümit ettiğim akşam simidi, onda ise: nerdeyse bitecek, bu gün yine kazançtayım sevinci. Zaten bir ben kazanç elde edemiyordum şu gözünü sevdiğimin memleketinde. Ama isyanım da yok. Şimdi bir elimde şıkırdayan sarı bir poşet tutuyorum. İsyan etmiyorum. Diğer bir elimle de senin diğer bir el diye söyleyebileyeceğin o sımsıcak elini, neden tutamadığımı bir türlü anlayamasam da, isyanım yok yinede. Ne güzel olurdu hâlbuki ben vazgeçsem simitten ve taze çaydan. Elim, elinde olsa ve her sevda çerçevesinde yaşanılan bir heyecanla, iki lokantanın arasındaki yoldan diğer caddeye geçip yukarı doğru yürüsek. Sinemaya gitsek mesela. Acaba bu hafta hangi film oynuyor sorgu sualleriyle afişlere baksak. Sen istediğin filmi seçsen ve bende “olur onu izleyelim” desem sana. Hangisinde bulabilirdik acaba Fikret HAKAN’ı, Sadri ALIŞIK’ı ya da Aliye RONA’yı. Kafamı eğip sol omzumdan yere doğru baktığımda, ellerini bulamadığım gibi onlardı da bulamıyoruz artık sinema afişlerinde. Ya da her zaman ki gibi ben yine gitmeli miyim o sigara dumanından daha yeni arındırılmış, sobalı kahvehaneye. Belki de simitlerimi yerken biraz sonra kapı açılır. Yeni bir selamla içeri giren bir arkadaşımla beraber yeniden dışarı çıkarım. Hem belki onun sayesinde bakmadan yürürüm camekânlara ve korkmadan yürürüm unutarak her şeyi. Ama olmuyor işte. Unutulmuyor hiç bir şey ve yalan söylemesini bile beceremiyorum. Güneşin doğmasını beklemeli miyim diye de sormadan edemiyorum. Hani acaba farklı bir güneş mi doğacak sabaha, onu öğrenebilmek için.
Paramın üzerini uzatıyor bana simitçi. Teşekkür edip yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyorum. Kahvehaneye yaklaşırken tekrar bir camekân kâbusu daha yansıyor yüzüme. Durup kafamı yerden kaldırıp, yandan yandan bakıyorum bu sefer bir cesaretle. Ama garip bir şey oldu bu seferki karşılaşmada. Ben değil, o kaçıp gitti. Biraz sevinçle karışık merak doldum. Kendime “ ne oluyor” diye sorup, kapüşonumu kafama geçirip hızlı hızlı adımlarımla kahvehaneye uğramadan geçtim oradan hemen. Eve gitmek istedim. Tıpkı dersten yeni çıkan öğrenciler gibi. Hem bak akşamın soğuğu da iyiden iyiye işlemeye başladı. Evet, eve gitmeliyim. Ama ya Hakkı amcanın kahvehanesi ne olacaktı. Peki, ya simitler? Hem yürüyor, hem de ne yapmam gerekiyor diye düşünüyordum. Saate baktığımda 16.55’i gösteriyordu akrepsiz ve yelkovansız dijital saatim. Tam da beş otobüsüne yetişebilirim belki derken, duraktan hareketlenen otobüsü gördüm. Arkasından koşsam yetişemeyecektim. Sadece durup gidişini izledim. İki elim iki yanda, çaresizlik ifadesiyle sallanıverdi bir an. Gerçektende çaresiz miyim? Hayır. Çaresiz değildim aslında. Yapmam gereken, geri dönüp Hakkı amcanın kahvehanesine oturup bir kaç bardak çay içmek. İçeri yeni bir selam verip girecek olan herhangi bir arkadaşımı beklemekti. Ama ya o görüntüler. Yinede her şeye rağmen gitmeliyim o sigara dumanından daha yeni arındırılmış kahvehaneye. En iyisi belki de, sokağın başladığım ucuna gidip her şeyi sil baştan yeniden almalıyım. Coğrafya öğretmenimin öğrettiği güneşi bu sefer görebilirim beklide. Ya da, bir bakmışsın ki benzettiğim bütün özellikleriyle beraber yeniden sen doğarsın Dünyaya, Deniz Caddesine, Hakkı amcanın kahvehanesine ve benim içime. Bütün bu hissiyatı yaşatır mıydın o vakit bana yeniden. Haydi, bak Hakkı amca da en taze çaylarıyla bekliyor bizi. Simitlerin sayısını da dörde çıkartırım ben. Yeter ki sen; olduğun zamanlar ki hissiyat gibi, yeniden yaşat bana her şeyi.