28/9/2008

Yeni Bir Masal

                           

MASAL BİTTİ

 

 Ne olduğunu bile anlamadığım bir şeydi bu. Tam da fotoğraf karelerinde kendimi yeni yeni bulmaya başlamıştım. Bir objektif daha derken, birden bire kendimi buluverdim mikrofonumun önünde. Hayallerim vardı elbette. Hatta birinden birine geçiş yaptığım bir dönemdi. Gazete kokusunda ağırlaşmış mürekkep lekelerini, fotoğraf makinemi ve haber başlıklarını bırakıp, dört saatimi harcayacağım bir stüdyoyla tanıştım. Adını “38’inci Sokak” koyduğum bir radyo programını sunmaya başladım. Dinleyenler, katılanlar, şikâyetler, beğeniler, aşkları dinleyenlerin derken epey bir yol almışız arpa boyu kadar. Masallar ürettim, masal kahramanları ürettirdim.

 

 38’inci Sokağımda birçok isimle de tanıştım. Hatta sahibi bile sokağın; bu durumdan memnun kaldı. Sokağın sakinleri çoğalıyordu. Ben basit bir bekçisi olarak en iyisini yapmaya gayret gösterdim. Farklı olsun istedim. Olması için çaba sarf ettim. Her şeyi olması gerektiğinden daha iyi durumlara getirmek için çalıştım. Her rüyada olduğu gibi unuttuğum bir şey vardı oysa. Masalların olmasından pek hoşlanmadığımız başkahramanlarını unutmuşum bir an. Hâlbuki üzerlerine düşen görevleri vardı hepsinin de. Mesela, masalı sonlandırmak gibi…(!)

 

 Masal burada bitti. Hani her program vedasında kullandığım sözcükler vardı ya; günün geriye kalan kısmını farklı bir yerde ve farklı insanlarla yaşayabilmek adına, diye. İşte şimdi gerçekten artık farklı bir yerde, farklı dostlar kazanarak yaşayabilmek adına bir masalı bitirdim. 38. Sokağında zaman göstergesi olan kum saatini tersine çevirme vakti geldi. Şimdi üzerime düşen yeni masallarımı yeni bir ortamlarda yaşatabilmek olacaktır. Yeni bir başlangıç ve bir o kadar da keyifli. 38’inci Sokağımı bu günden itibaren daha geniş kapsamda anlatabilmek için artık Radyo Karadeniz’in frekanslarındayım. Yeniden yazılacak masallar. Belki yeni bir doğuş olacaktır bu. Ya da, var olanı gerçekten bulamak olacaktır. Ama her zaman olduğu gibi beni destekleyen insanların orada da bu nazik tavırlarını benden esirgemeyeceklerini umuyorum…

                                                                                                

                                                                                                        Masal ve düşle…

 

 

Radyo Karadeniz frekans: 87.5 ve 90.6

İnternet yayını: www.radyokaradeniz.net




                 

3/9/2008

Bir tadımlık



GÜNEŞİN GEÇ BATTIĞI BİR MEMLEKET

 

Çok derinlerden gelen melankolik bir müzikle ritim tutuyorum geceye. Bir kayık misali sallanıyorum onunla beraber. Bir bu yanıma dönük gece, bir diğer yanıma. Zorla kafese sokulmuş hırçın bir serçe gibiyim, gözlerim uykuyu özler oluyor. Sağ kolumun uyuşukluğuna rağmen, inadına büklüm büklüm dürdüğüm yorganıma sarılıyorum. Kan kesilmiş, soğuk bir titremeyle sıkıyorum yumruğumu. Susuzluğum en hat safhalara ulaşmış yürüyen dakikalarla beraber. Pencereden bile bakmaya korktuğum soğuk bir ürperti doluyor içime. Sanki bir boşlukta gibiyim. Birde tutunduğum şu sağlam dalım olmasa, yuvarlanıp gideceğim bir bilinmeze doğru. Hiç kimsenin aklına bile gelmeyecek karanlık bir şehre doğru öylece kayıp gideceğim.

 

Geceyle beraber bir adımda daha attık omuz omuza. Saat geceyi ne kadar aşındırdığımı gösteriyordu görebildiğim kadarıyla. Öyle ya; görebildiğim kadarıyla bakıyorum karşıda asılı duran duvar saatine. Ulaşabildiğim kadarıyla yaklaşıyorum yani düşlerime. İştahlıca, uykuya bürünmek ister gibi tekrar dürüyorum yorganımı. Yeniden kan kesilsin, yeniden uyuşsun istiyorum kolum ama olmuyor. Aklımda sevgilinin sözleri, yüreğimde garip bir sevinç. Gideceğim diyordum, gideceğim. Sana bir adım yaklaşabilmek için gideceğim diyordum güneşin geç battığı bir memlekete. Zor olsa da yüz yüze bakacağız elbet bir gün.

                                                  ***

Hayallerimi sevdiğimi anlıyorum sonra, birde şu geçmek bilemeyen gece saatini. Öylesine sağlam sarılmışım ki, karamsarlığımı bile unutup bir an gülümsüyorum her şeye görebildiğim kadarıyla. Mesela önce dindirmek istiyorum susuzluğumu. Yerimden kalkıp bardağa ulaşmalıyım. Yumruk gibi sıktığım yorganımı bırakıp doğruluyorum. Bardağa sarılıyor parmaklarım hasretle. Bir bedevinin çölde suya olan aşkını anlıyorum içerken. Derinlerden gelen müziğin melodilerini duyuyorum bir bestekâr kulağıyla. Kavuşabilme hissini ve hasretin yanında biraz olsun yangını da yok etmeyi tadıyorum. Yorgana sarılıyorum tekrar, yastığa gülümsüyorum, çarşafa…

Hani hep diyorum ya “sevgiye inat” diye. Evet, sevgiye inat daha fazla bağlıyorum kendimi kendisine. Hem o zamanlar bu kadar çok gitmeyi de istemiyordum Ege’ye. Şimdi daha bir hevesle istiyorum, hem de her şeyi.

 

Bardağı dikleyip bitirdikten sonra ağzımı siliyorum omzuma. Sokak lambasını anca köşesinden görebildiğim penceremi açıyorum. Sisli, soğuk geceye uzatıp kafamı taze bir nefes çekiyorum. Hayatıma bir taze nefes gibi girip, beni doğrultan insanı düşünüyorum. Kalbimi alıp götüren kanatlılara bakıyorum hayal gözümle. Kolumu dayayıp pencerenin kenarına, anlımı yaslıyorum. Saçlarım uçuşuyor, hayallerim uçuşuyor. Söz veriyorum kendi kendime. Bir adım daha yaklaşabilmek için sevgiliye, gideceğim güneşin geç battığı bir memlekete.

  

                                                                                  Huzeyfe

2/9/2008

İkinci Bir Tadımlık




Aşk ve Tanrısı…

 

 Aşk tanrısı yine üzerine düşeni yapmakta. Üstümüze serpiştiriyor sihirli tozlarını. Okyanusun üzerinden simsiyah bir aşk daha doğuyor. Evet, yine yönünü şaşırmış güneş ve pusulalar hep aynı doğrultuya bakmakta. Her şeyi bu kadar farklı kılan yine sen misin aşk tanrısı? Sen misin kırmızı bir gülün siyaha çaldığı yerde olan. Dalgaların boyuda bu gün senin istediğin ölçüde, üstelik bu kadar da hafif vuruyor karaya.

 

 Aynı panoramadayım. Yahut aynı fotoğraf karesinde. Yüzüme dokunan yine bir balkon rüzgârı, sırtımı da Ege esintisi sıvazlamakta. Balık tutan insanlar yine limanın kayalıklarında ve oltalarıyla beraber salmışlar her şeylerini deryaya. Geride, sahilin bu yanına yayılmış insanları seçmekteyse birazcık zorlanıyorum. Çünkü hangisine baksam suretinde aynı dilara. Hâlbuki daha bu gün öğrenmiştim; bir kadını anlatmak kalemle, el gücünün yetemeyeceği boyutlardadır diye. Ama ne fark eder ki, ben sana güveniyorum Eros.  

24/7/2008

bir yazı...




Meydanda Bir Akşamüstü…

 

Sahilden biraz içerde kalmış, bir şehrin ortasındayım.

Bir çocuk annesine sarılmış, elindeki mısırın sevincinde.

Akşam kendini sevdirmek üzere,

Çift minareli, kubbeli yapıt ve

Meydan.

Bir meydan ki; her şeyiyle meydanda.

Yollar ve kalabalıklaşan insanlar.

Mevsimin en güzel gününde,

Bir tek senden mahrumuz.

Meydanda bir akşamüstü.

Sevgiliye,

Birde kokusuna hasretim taze çayın.

Sonsuzlukta bir yerlerdesin biliyorum,

Senin olduğun bir yerde, bana çok uzak olan bir yerde.

Taze bir bardak çayın koyuluğunda ya da,

Ne fark eder ki, kim değiştirebilir ki?

Belirlemişiz bir sonu kıyamet gibi.

Ben hala,

Bir meydanda, yapayalnız oturmaktayım düşlerimle.

18/6/2008

13. DAKİKANIN NOKTASI...


 
   13. DAKİKANIN NOKTASI

 

Hayallerle doldurduğum fıçının içinde kayboldum şimdi. Merak ediyorum farklı bir boyutta olsam da aynımı olurdu acaba. Deniz altında mesela. Orada da nefessiz kaldığımda nefes alabiliyormuşum gibi hala yaşamıma devam edebilir miyim? Belki de bir el gelecektir yukarıdan bir yerlerden ve çekip kurtaracaktır beni. O zamanda gökteki uçurtmalara gözlerimi kamaştırarak bakamam ki. Neyleyim bu garip benliği. Atmak geliyor içimden ama bu mümkün değil. Seviyor muyum acaba hırçın denizlerde seyir etmeyi, yoksa her zaman ki gibi yalan mı söylüyorum kendime. Bilindik bir korku var çünkü ortada. Hep küçükken sofrada kaşığı yanlış elle tuttuğum gibi bir korku. Cezalandırılması başka bir kaşıkla sert bir şekilde vurulması olurdu çünkü. Hala aynı sızıyı hissediyorum ellerimde. Hâlbuki sol elle yemek yemenin hiçbir sakıncası olmadığını öğrendim daha sonraları. Üzüm suyunun bir alkol olmadığını ama sarhoş edebildiğini öğrendiğim gibi…

Bütün bunları deniz altında da yaşayabilir miydim diye soruyorum şimdi kendime. Elbette yaşayamazdım ama yinede farklı bir boyut istiyorum işte. Göğünde, uçurtmaları rahatlıkla izleyebileceğim ve aşkın bir isyan olmadığı bir yer. Kederlerin meyhanelerin dışarısında bir yerlerde dolaştığı bir boyut. İnsanların, üzerime yakıştırdığı karalama defteri kıyafetini çıkarabileceğim bir yer. Hem bakarsın artık “korkuluk” çizmekten de vazgeçerim. İma etmeye çalıştığım şeylerin üzerine dikiş atmadan ve bütünlüğünü bozmadan anlatırım. Bazı düşüncelerimi rahat rahat yorumlama fırsatı bile bulabilirim kendimde. Diğer insanlarla aramda yıkılmış, viran olmuş köprüyü de tamir ederim. Daha önce başında beklettiğim Deli Dumrul’u da emekli ederim ve köprünün geçişini serbest bırakırım artık. Yani vazgeçerim her şeyden, yalnız bir şey hariç; içini doldurduğum fıçım. Onu asla bırakmam. Çünkü gelecekte söyleyecek bir şeylerim olmalı sorulduğunda: “Ben küçükken fıçıya düşmüşüm, hayal fıçısına.”

14/5/2008

KIRMIZI

             

 

GİTMELİMİYDİN…?

 

Bir anne feryadındayım aşkın. Sana dedim ben, gitme diye. Çünkü sen gidince her şey sen olmaya dert. Herkes sana benziyor ve seni hatırlatacak bir şeyler muhakkak oluyor burada. Kaldığın kadar uzak ol bana ne olur. Aramızda ki mesafe sadece ben olayım. Her seferinde bir isyan gibi önümde kal. Feryadını dindirelim şu annenin ve yavrusuna kavuşur misali olalım ne olur. Bir kerede benim istediğim gibi bitsin bu oyunun sonu. Ne olur?

 

Sokakların sessizliğinde insan çığlıkları hissettiğinde, bilinmez bir yayla çocuğu olmak isterim yüreğinde. Yanakları her daim kırmızı ve bir o kadarda masum. Erzurum olsun, Trabzon olsun ya da hiçbir yere sığdıramayacağın bir yer olsun.

Hep söylediğim gibi. Dere boyunca birde sert kış olayım sana. En az, tabelaların rakımı 0 (sıfır) gösterdiği bir kente inen yağız delikanlının, - indiği yere inat - yüksek topuklu bir kadına olan aşkı kadar. Aslında bütün bu cümle kurgusu tadında özlenen aşk, senin kadar uzak bana. Değiştiremeyiz bu sert kuralların tümünü. Kanayan parmaklarımın acısını bir türlü dindiremeyiz. Çünkü ne farkı vardı ki, tarlasında çapa vuran Kırşehirli Musa’dan? Onunda elleri çatlamış, yarık ve benim kadar âşık emeğine. Alacaklıdır ondan, topraktan ve hayattan. Bekliyor ve çapasını boşa vurmuyor. Ben beklemekten ve hayal etmekten hiçbir zaman yılmadım bilirsin. “Alamamış olsam da.” Ve biliyorsun ki; her şeyin üstüme geldiği bir anımda seni düşünür, elimde kalemim ve dilimde hala sözlerini unuttuğum kırık bir şarkı mırıldanırım. Kırık bir ses tonuyla ama sapa sağlam yüreğimle… Evet, şaşıracaksın. Senin hatırlayamayacağın kadar unutmuyorum hiç bir şeyi hala. Mesela kırmızıyı çok sevdiğini, vazgeçemeyeceğin şehrin İzmir’i ve hiç sevmediğini ihanet kelimesini. Hepsini bu gün söylemişsin gibi, hiç bir şeyi unutmuyorum ben. Çünkü bir kere seninle beraber âşık olmuşum kırmızı beyaz kareli gömleğine. Seninle tatmışım bakarken denize en güzel tatları. Görünmeden gözlerine, laik olmaya çalışmışım sana beceremesem de.

 

Hep güzel olacak değildi ya. Sürekli duvarın üstünden atlayıp da arka tarafa geçecek değilim ya. Bir yolunu bulup, kafamı uzatıp da her şeyi bir delikten izlemekte varmış meğer benim yaşamımda. Şeffaf bir perde gibi olur o vakit duvar. Aradaki mesafenin boyu sadece ben olurum ama sen gittin. Ne perde koydun bizde, nede yıkılmadık bir duvar. Elveda bile diyemeden sana gittin o en çok sevdiğin şehrin İzmir’e. Arkandan seni konuştuk, kapıların arkasında seni anan hoş sohbetleri dinledik. Her kelimenin arkasından keşke diye devam ettik ama sen yine yoksun.

 

Hep sonunda sensizliğe sorduğum soru gibi; gitmeli miydin? İşte tıpkı bu soru gibi yanıtsız kaldım. Zavallı, sessiz, çirkin ve içine kapanık bir insan oldum. La Fonten’in gözyaşlarından çizdiğim insan tablolarındaki başrol oyuncuları gibi.

 

 

9/5/2008

Gün Hüzün...

 

Gün Hüzün

 

Kapkaranlık bir ten rengi. Yazılmış beyaz, ıslak kumsallara ismi ve yanmış yufka kalınlığında bir dalga tarafından da silinmiş yarısı. Kumsallar olunca her birisi tanecikli insan sevgisi; kucakladık, avuçlarımızın kavrayabildiği kadarını. Nemli, tuzlu ve sımsıcak hissettik; her şeyi ve herkesi özlettiren heveslerimizi. Fakat yalnızdık sonucunda en az bir dost tarafından terk edilmek kadar.

 

Bir gün eğer, bu kumsalda son bulacaksa hayatım, bedenim çürüsün gitsin bir eko denge içerisinde. Sırtıma da dokunmasın hiçbir hırka ve “çırılçıplak bir geçmişi vardı” denilsin. “Hiçbir aşka laik olamadı; ama çarptığı kayalara yar olmak için yaşadı” denilsin. Hissedildiği için söylensin her şey. Kimse yapmacık bir iç geçirmesin kendi kendine. İşte; oldu, bitti ve gitti denilsin.

O gün belki de yaşanmayacak hiçbir sevinç. Buna da alışık olmalı artık insanlar. Ya da; olsun bitsin ve gitsin.

Her şeyin bittiği o an:

Kulağımda zavallı olmayan, doğu çocuklarının Kürtçe zılgıtları kopar, Yüksekova’nın yamaçlarından. Yaşamı boyunca hiç olmadığı bir yerde hissettiriyormuş meğer her biri. Yokluğun varlığa yenik düştüğü –bende hiç olmadığı- bozkır oluyormuş hep hayaller. Hâlbuki bende bakmıştım tadına esmer bir toprağın.

Tarihim kadar acı verici bir durumdu fakat sahiciydi. Kendi mezar taşıma, adımı kazır misali acizim ve korkmuyorum işte yiğitçe. Yalan söylemiyorum; yoksa bu zelillik neden?

                          

Sanki bir kahroluş gibi yüreğimde her şey ve doğru. Hiçbir insan istemiyorum ve yanımda da mutluluğu. Saçmalıklarla dolsun varsın; her aşk, her hayat ve edebiyat. Zaten ne diye saygınlıkla dolmuş ki kapak misali açılıp içimiz. Hep karanlık da olsun istemiyoruz hani. Sokak lambalarına defalarca gelip çarpan kelebekçiklerde olmayalım elbette. Gök kubbede bir tadımlık mavi renk olalım bu bize yeter. Yinede, sevilecekse eğer bir kırmızı umut; sevelim sonuna kadar. Nasıl olsa sonu yok bu serüvenin(?)

                             *                            *                                  *

 

“Koşa koşa oldum bir hal-i ben. Akıl yitirdim sandım, divane olamadım.” Mevla’yı aramaya koyulan bir Yunus değilmişim aslında. Sadece boş reçel kavanozlarına ekmeğimi “belki biraz daha” diyerek daldırmışım. Baktım olmuyor:

—bu sancı niye?

Sonra da başladım ne varsa sövmeye. Duvarlara astığım manasız fotoğrafları deliler gibi dövmeye. Yoruldum, sustum, oturdum ve ağladım. “Yalnızsın” dedim kendi kendime. Bağır bağırabildiğin kadar ve sesini duyabilene aşk olsun. Beyninde kurcaladığın sözcükleri de çarptırma sağa sola.

Çıkar dışarıya, dökülsün ortaya her şey ve yırtılsın perdesi hicazın. Altlarda karanlık bir kuyunun dibinde kıvranmaktasın sen. Yor kalbini bu gerçeğe ve yürü vaat edilmiş, tertemiz, kirlenmemiş ama karanlık geleceğine…

                         *                                  *                                          *

 

Bekleyeceğim bu treni. Evet! Gitmeliyim selamlamaya muhakkak herkesi, son yolculuğumda. M. Akif’ i, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i, Attila İlhan’ı ve Erzincanlıyı. Eğilmeliyim önlerinde her birinin. Zaten başka kim neylesin ki; aşkı, hayatı ve edebiyatı.(?) Fazlada derince düşünme. Bir dua oku hadi kendin için. Nasıl olsa her şey oldu, bitti ve gitti.

Sen sağlam bir kale değilsin, anla artık. Yoksa bu gün bir isyana maruz kalır mıydın? Terhis et ordularını, kavuşsun herkes özgürlüğüne. Senin krallığın istenmiyor hiçbir yerde. Kimseye kırmızı bir damga vurmaya da hakkın yok zaten. Her şeyi bırak, ne varsa. Onlarda akıp gitsin musluklardan, ulaşmak istedikleri yerlere. Sen yine de son bir umut aç ellerini ve dua et kendin için. Günahkârlığının son kurtuluş kapısı aralansın. Çaresizce dönüp tekrar bakma arkana (insanlara). İstemiyorsun hiç birini ve istenmiyorsun işte. Saklayamazsın daha fazla “ var olmadığını ve aslında bir hiç” olduğunu. Elinde değil artık hiçbir şey ve yapabileceğin bir hamlen bile kalmadı. Çünkü oyun, senin bile hiç bilmediğin bir yerden bitti bu sefer. Ne hicazdan bir ses kaldı ne de krallığından bir eser. Hadi; bu gerçeğe de yor kalbini.

 

Şimdi, yapabileceğin en güzel şey; sessizce taşlarını topla, masayı temizle, ceketini askıdan al, ışığı söndür ve bu güne veda et. Böyle olmasını hiç istemediğin gibi oldu her şey nasıl olsa…

27/3/2008

DENİZ CADDESİ HİSSİYATI

       

 

DENİZ CADDESİ HİSSİYATI

 

Başladım yine olmaktan pek fazla haz almadığım bir yolculuğa. Yorulacağımı bile bile, sessiz sakin yürüyordum yine. Hafif bir çise döküyor gibi düşüncelerim. güneşse, akşamüzeri güzelliği hükmünü yitirmeye meraklı. Kim bilir, belki geceye ve içime yine sis hâkim olacaktır.

Sanki bir selam versem, beni boğacak en korkunç bir canavar gibi duruyordu tüm dükkân camlarına yansıyan yüzler. Korkuyor muydum yoksa. Hayır. Neden korkacaksın ki diyorum sonra kendime. Sis çökerse eğer görmezsin hiç birini. Hem onlarla yaşamaya alışkın olduğun ve onlarında seni sevdiği bir gerçekti. “Yoksa gerçeklerden mi korkuyorsun? “ diyorum kendi kendime.

 

Sokaktaydı yine o güzel insanlar. Sokağın başında sağa sola geçişen çaycılar ve ellerinde tepsileri. Her zaman ki gibi yine “çay içen var mı?” diye bağırıyorlar. Elimi uzatsam sanki bir güzel koku da ben hissedecekmişim gibi duruyordu her şey. Öyle ya, bastonlu amca diye adlandırdığım o tuhaf kaşlı, bembeyaz saçları olan adam da bu gün buradaydı ve her zaman ki yerinde oturuyor. Gazetesine şöyle bir göz attı. Yine mi aynı şeyler yazıyor tavrıyla, etrafına bakınarak katladı ve koydu ceketinin iç cebine gazetesini. Aynı şeyleri yazıyordu gazeteler, evet. İlk sayfalarında güncel ve herkesin kafasında belli bir kalıp oluşturan haberler, arkasında döviz haberleri, ortasında birde sayısal çekilişlerinin düzenli sırası ve en arka sayfada da spor haberleri.  Gazeteci olma iştahımı da yitiriyordum sanki. Hâlbuki ne güzel olurdu her sabah televizyonlarda görmekten usandığımız ünlülerin fotoğraflarının yerine şu caddenin fotoğrafları basılsa. Hep aynı şeyler işte. Okuyup okuyup hep aynı yere geliyoruz. Belki bu cadde de böyle fakat yinede farkı aradığında bulunabilecek bir özelliği var buranın. Bir kere tarihini bilmek bile yetiyor insana. Kimler ayak basmış, kimler âşık olmuş ve kimler benim gibi hissetmiş?

 

Sonra da bir bakasım geldi arkama, sokağın diğer tarafında neler var? Öğrencilerin çıkış saatiydi dershaneden. Yorgun bitkin ve biran önce eve gitmek istercesine hızlı hızlı adımlar. Her birinin üzerlerinden hala ağırlığı kalkmamış derslerin. Sırtlarında taşıyorlar gibi geleceklerini. Yani her şey aynı, bir tek hava hariç.”Üşüyorum”.  Biraz ileri doğru yürüdüm. Sanki havada kararacak gibi birazdan. Montumun fermuarını biraz daha yukarı çektim. Yoksa bu soğuk meydan okunacak gibi değildi. Şaşırıyorum bu duruma açıkçası. Bir saat öncesi hâlbuki ne güzel her tarafa ışınlarını yayıyordu güneş. Üç beş güvercinde vardı buralarda. Hem bu kadar da üşütmüyordu soğuk.

 

 Mustafa Bey'in kundura dükkânının önünden geçerken camda, yüzümün yarısına yansıdı yine o garip görüntüler. Sanki bana, senin gittiğin gibi güneşinde gittiğini söylermişçesine sert bir bakış atıyordu, “ korkuyorum”.  Sahi ya! Güneşe mi benzetmeli gidişini. Ama coğrafya öğretmenim eğer yanlış anlatmadıysa ve her sabah uyandığımda da aynı güneş doğuyorsa penceremden içeri, sen nerdesin? Fakat birazda benzemiyor değilsiniz. Evet, evet. Bu aynı duyguydu. Sana bakarken ve güneşe bakarken, gözlerimdeki o ince, bulanık, titreme esnasında hissettiğim duygu gibiydi bu duygu, “kamaşıyorum”.

 

Mustafa Bey'e selam vermeden geçmek zorunda kaldım bu akşam. Evet, yalan söyledim, korkuyorum çünkü. Sadece o yüzlerden değil ama her yürüyüşümde bu sokakta, sanki sensizliğe bir adım daha yürüyor gibi olabileceğimden de korkuyorum ben. Hem bilirsin ne zaman ölmekten de bahsetseydik, pek belli etmemeye çalışsam da korkardım yinede.

Elimi cebime attım, birkaç bozuk para çıkardım. Hakkı amcanın kahvehanesinde oturup sımsıcak bir iki bardak çayın yanında yemek için iki tane simit aldım, elleri buz tutmuş simitçiden. Ayaküstü bir simitçi muhabbeti yaptık: “taze olsun”  ya da “ Allah bereket versin.” İşte hepsi bu kadar. Benim içimde birazcık taze olmasını ümit ettiğim akşam simidi, onda ise: nerdeyse bitecek, bu gün yine kazançtayım sevinci. Zaten bir ben kazanç elde edemiyordum şu gözünü sevdiğimin memleketinde. Ama isyanım da yok. Şimdi bir elimde şıkırdayan sarı bir poşet tutuyorum. İsyan etmiyorum. Diğer bir elimle de senin diğer bir el diye söyleyebileyeceğin o sımsıcak elini, neden tutamadığımı bir türlü anlayamasam da, isyanım yok yinede. Ne güzel olurdu hâlbuki ben vazgeçsem simitten ve taze çaydan. Elim, elinde olsa ve her sevda çerçevesinde yaşanılan bir heyecanla, iki lokantanın arasındaki yoldan diğer caddeye geçip yukarı doğru yürüsek. Sinemaya gitsek mesela. Acaba bu hafta hangi film oynuyor sorgu sualleriyle afişlere baksak. Sen istediğin filmi seçsen ve bende “olur onu izleyelim” desem sana. Hangisinde bulabilirdik acaba Fikret HAKAN’ı, Sadri ALIŞIK’ı ya da Aliye RONA’yı. Kafamı eğip sol omzumdan yere doğru baktığımda, ellerini bulamadığım gibi onlardı da bulamıyoruz artık sinema afişlerinde. Ya da her zaman ki gibi ben yine gitmeli miyim o sigara dumanından daha yeni arındırılmış, sobalı kahvehaneye. Belki de simitlerimi yerken biraz sonra kapı açılır. Yeni bir selamla içeri giren bir arkadaşımla beraber yeniden dışarı çıkarım. Hem belki onun sayesinde bakmadan yürürüm camekânlara ve korkmadan yürürüm unutarak her şeyi. Ama olmuyor işte. Unutulmuyor hiç bir şey ve yalan söylemesini bile beceremiyorum. Güneşin doğmasını beklemeli miyim diye de sormadan edemiyorum. Hani acaba farklı bir güneş mi doğacak sabaha, onu öğrenebilmek için.

 

Paramın üzerini uzatıyor bana simitçi. Teşekkür edip yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyorum. Kahvehaneye yaklaşırken tekrar bir camekân kâbusu daha yansıyor yüzüme. Durup kafamı yerden kaldırıp, yandan yandan bakıyorum bu sefer bir cesaretle. Ama garip bir şey oldu bu seferki karşılaşmada. Ben değil, o kaçıp gitti. Biraz sevinçle karışık merak doldum. Kendime “ ne oluyor” diye sorup, kapüşonumu kafama geçirip hızlı hızlı adımlarımla kahvehaneye uğramadan geçtim oradan hemen. Eve gitmek istedim. Tıpkı dersten yeni çıkan öğrenciler gibi. Hem bak akşamın soğuğu da iyiden iyiye işlemeye başladı. Evet, eve gitmeliyim. Ama ya Hakkı amcanın kahvehanesi ne olacaktı. Peki, ya simitler?  Hem yürüyor, hem de ne yapmam gerekiyor diye düşünüyordum. Saate baktığımda 16.55’i gösteriyordu akrepsiz ve yelkovansız dijital saatim. Tam da beş otobüsüne yetişebilirim belki derken, duraktan hareketlenen otobüsü gördüm. Arkasından koşsam yetişemeyecektim. Sadece durup gidişini izledim. İki elim iki yanda, çaresizlik ifadesiyle sallanıverdi bir an. Gerçektende çaresiz miyim? Hayır. Çaresiz değildim aslında. Yapmam gereken, geri dönüp Hakkı amcanın kahvehanesine oturup bir kaç bardak çay içmek. İçeri yeni bir selam verip girecek olan herhangi bir arkadaşımı beklemekti. Ama ya o görüntüler. Yinede her şeye rağmen gitmeliyim o sigara dumanından daha yeni arındırılmış kahvehaneye. En iyisi belki de, sokağın başladığım ucuna gidip her şeyi sil baştan yeniden almalıyım. Coğrafya öğretmenimin öğrettiği güneşi bu sefer görebilirim beklide. Ya da, bir bakmışsın ki benzettiğim bütün özellikleriyle beraber yeniden sen doğarsın Dünyaya, Deniz Caddesine, Hakkı amcanın kahvehanesine ve benim içime. Bütün bu hissiyatı yaşatır mıydın o vakit bana yeniden. Haydi, bak Hakkı amca da en taze çaylarıyla bekliyor bizi. Simitlerin sayısını da dörde çıkartırım ben. Yeter ki sen; olduğun zamanlar ki hissiyat gibi, yeniden yaşat bana her şeyi.

 

28/12/2007

TANIDIKLARIMA...

 

TAMIDIKLARIMA…

 

 Rengimin en koyuya çaldığı bir gerçekti aynada ki görüntü.

Ben dedim ve saatlerce izledim, sonrada sustum. “Ne vardı” dedim, ne vardı sanki kelimeler her zaman ki gibi dökülse gelse. Benim suçum değildi biliyordum, düşüncelerimin rengiyle aynı olmam. Fakat akıttığım her şeyde bu kadar karanlık olması mı gerekiyordu. Bazen de, hani sunuyorum aslında en güzellerini altın bir tepsiyle, doğaya. Anlaşılamama hissiyle geri tepiyor belki birçoğu. Yine de biz kaldırım taşlarına bakarak yürümeye devam etmeliyiz. Bir yanımızda Anadolu’dan bir saz sesi, diğer yandan da en gül kırıcısından bir “ney” sesi. Ahenkler musikisi, melodilerin karamsarlığı ve yine kaldırım taşlarına basarak yürüdüğümüz yollar.

Sözlerini dinlediğimiz insanların tavırlarından öğrendik birçoğunu. Kalemimizin sertliğini ve en samimi satırlarını. Yine onlardan öğrendik, görmediğimiz en soğuk kışları. Hepsi susturulurmuş ve düşen kar tanelerini izlettirirlermiş sadece. O yüreklerin o anki sancılarını bile dinledik kendilerinden. Mesela şairlerinden öğrendik, coğrafya defterlerinin arkalarında biriktirmeyi şiirleri. “Ya öğretmen görürse” korkusuyla da eline silgiyi alıp tekrar, satır satır silmeyi. Mesela babamdan ve Ömer abiden dinledim karanlık oda hikâyelerini. Hiç birinde de biraz olsun korkmadım. Kendimi hapsettim sonra ve düşündüm. Ya bu karanlık yerde; duvarlarının arasına sıkıştırılmış, paslı jilet parçalarıyla son verecektim her şeye, ya da; gözümü kapatıp sabırla izleyecektim kafamdaki fotoğraf namelerini. Ama biz daha güzelini yapmayı da öğrendik, o insanlardan. Soğan kabuğuna çalan renkleri topladık, sarımsak tadındaki tavırları nefretledik ve birazda düzelttik, ellerimizde kalemler, başladık doldurmaya boş kâğıtları. “Güzeldi” diyebileceğimiz kadar eskileri yâd ettik mesela. Mevlana’yı andık, kimi zamanda Yunus’u. Ankara’nın en mütevazı sokaklarında, onları andıracak mütevazılıkte insanlar aradık. Tunalı Hilmi’de, Kocatepe’de ve hatta Saman Pazarı’nda.

 

Bu kadar âşık olduğumu düşünürken bu zor kente; farklı coğrafyalarda buldum sonra aradıklarımı. Her türlü serüvene kanat açtım ama nihayet yakaladım. Ütopya’ya uçacak Zümrüdüanka kuşunun kalkış saati nihayet gelmişti yani. Kaf dağından aşıp gideceğiz ulaşmayı hayal ettiğimiz yere ve kişilere. Serüvenimde yakaladığım, sepetime koyduğum insanlar kompozisyonu. Hep hayaliyle yaşadığım güzellikler, insanlar. Aradığımı bulsam da uzaklarda, memleket hasretiyle iç çektiğimde, omzumu sıvazladılar ve benimle hasretlik oldular. Yeri geldi Nazım Hikmet oldular ve Piraye’yi okudular bana. Yani bindik işte masallar dolusu bir Zümrüdüanka kuşunun sırtına. Dizginleri elimdeyken sürmeliyim kimsenin renk kavgası yapmadığı bir yere. Her şey bize göre olmalı ve çıkış kapısının anahtarını atmalı derin bir denize. Aynaya baktığımızda renk harici bir şeyler görmeli yine. Karanlık odaların duvarlarını kırmalı ve vesaire, vesaire, vesaire…